Bugün şikayet sitelerine, tüketici forumlarına ya da sosyal medyanın feryat figan edilen köşelerine bakın; göreceğiniz şey basit bir memnuniyetsizlik değil, örgütlü bir “şirket faşizmidir.” Bu sistem, sıradan insanı yıldırmak, bezdirmek ve en nihayetinde “Lanet olsun, parası batsın!” dedirterek hakkından vazgeçirmek üzerine kurulmuş kusursuz bir tuzaktır.
Sistem, en hayati ihtiyacınızdan, güvenliğinizden vurur önce sizi. Bir sigorta şirketi kapınızı çaldığında dünyanın en güler yüzlü, en güvenilir dostudur. Dilinden “teminat”, “huzur”, “güvence” kelimeleri düşmez. Gelgelelim o kaçınılmaz gün gelip çattığında, bir kaza ya da hasar anında o dost gider, yerine adeta bir “hukuk duvarı” gelir. Para ödememek için kırk dereden su getirirler. Poliçenin en altına, mikroskobik fontlarla yazılmış bir alt maddeyi cımbızla çeker, “Bu durum kapsam dışı” derler. Aylarca eksper beklersiniz, telefonlarda çürürsünüz. Yani paranızı alırken ışık hızında hareket edenler, ödeme sırası kendilerine geldiğinde adeta ölü taklidi yaparlar.
Televizyon ya da dijital yayın platformlarına üye olmak sadece iki tık sürer. “Hemen Başla” butonu gözünüzün içine sokulur. Ancak canınız sıkılıp, bütçeniz elvermeyip de ayrılmak istediğinizde kendinizi Kafkaesk bir kabusun içinde bulursunuz. Üyelikten ayrılma butonu adeta sitenin kodları arasına gizlenmiştir. Tıklarsınız, çağrı merkezine yönlendirir; çağrı merkezini ararsınız, dakikalarca müzik dinletip yüzünüze kapatırlar. Yetmez, “Cayma bedeli” adı altında yasal kılıfı uydurulmuş haraçlar talep ederler. Tüketiciyi rehin almak, modern esaretin dijital versiyonundan başka bir şey değildir.
Yargıtay kararları açık, yasalar net: Kredi kartından usulsüz üyelik veya aidat ücreti alamazsınız. Ama bankacılık sektörü için hukukun arkasından dolanmak bir çocuk oyunudur. Ekstreye o ücret sinsice yansıtılır. Fark edip aramayan binlerce insanın parası şirketin kasasına “net kâr” olarak girer. Olur da fark eder, öfkeyle çağrı merkezini ararsanız, “Tamam efendim, size özel olarak iptal ediyoruz” derler. İptal ettikleri şey lütuf değil, zaten hakkınızdır! Banka, “Yakalanırsam geri veririm, yakalanmazsam benimdir” mantığıyla çalışan birer kumarbaza dönüşmüştür.
Vatandaş dişinden tırnağından artırır, ömründe belki bir kez sıfır kilometre bir araç alır. Arabayı bayiden çıkarır, bir bakarsınız ki araç boyalı, motoru arızalı ya da hasarlı. Otomotiv devine gidip “Bu araç ayıplı, değiştirin” dediğinizde karşınızda dev bir kibir bulursunuz. Sizi mahkeme kapılarında süründürmekle tehdit ederler. “Kullanıcı hatası” der, işin içinden çıkarlar.
Turizm ve seyahat sektörü ise apayrı bir tiyatrodur. Parayı peşin ödeyip gittiğiniz otel ya yerinde yoktur ya da internette gösterilen o cennet köşesi oda yerine size bodrum kattaki rutubetli sığınağı layık görürler. Seyahat acentesini ararsınız, “Acentemiz sadece aracıdır” yalanının arkasına saklanırlar.
Hepsinden beteri, parasını aylar önce ödeyip biletini aldığınız uçağın kapısına gidersiniz. Hava yolu şirketi “Overbook yaptık, yani uçağın kapasitesinden fazla bilet sattık, siz bu uçağa binemezsiniz” der. Parasıyla rezil olmak dedikleri şey, bu küstahlığın yanında hafif kalır.
Telekomünikasyon ve internet sağlayıcı şirketlerin her yıl sergilediği o meşhur “tarife oyunları” ise trajikomiktir. Yıllardır faturalarını tıkır tıkır ödeyen, o şirkete sadık kalan eski bir abonesinizdir. Taahhüt süreniz bittiğinde size sunulan yenileme fiyatı, yeni gelen bir aboneye sunulanın tam iki katıdır! Şirketler açıkça şunu söyler: “Sen nasıl olsa bizim elimizdesin, seni istediğimiz gibi sağabiliriz. Ama dışarıdakini tavlamamız lazım.” Bu, ticaret ahlakının, bırakın ahlakı, kapitalist rasyonelliğin bile bittiği, arsızlığın zirve yaptığı noktadır.
Şikayet sitelerinin derinliklerine indikçe, bu faşizmin kılcal damarlara kadar yayıldığını görürsünüz:
“Geldik, evde yoktunuz” yalanı: Kargo şirketlerinin şubeden çıkış bile yapmadan, sırf o günkü teslimat kotasını doldurmak için vatandaşa attığı o telesekreter mesajları.
Gramaj oyunları ve gizli enflasyon: Paketlerin boyutunu aynı tutup, içindeki ürünü 100 gramdan 70 grama düşüren gıda devleri. Tüketiciyi aptal yerine koyarak yapılan bu gizli zamlar, cüzdanları sinsice boşaltır.
Garanti süresi bittiği gün bozulan beyaz eşyalar: Planlı eskitme teknolojisiyle üretilen, tamir bedeli yenisinin fiyatına yaklaşan ev aletleri.
Peki, tüm bu yağma düzeni vahşi batı pazarında mı dönüyor? Hayır, güya regüle edilmiş, kanunları olan bir devlet düzeninde yaşıyoruz. Ancak sıradan vatandaşın canı yanarken, devletin koruma mekanizmaları kaplumbağa hızıyla ilerliyor.
Tüketici Hakem Heyetleri’ne başvuruyorsunuz; aylar, bazen bir yıl sonraya gün veriliyor. Mahkemeler derseniz, zaten iş yükü altında ezilmiş durumda. Devletin denetleyici kurumları, bu dev şirketlere komik para cezaları kesiyor. Milyarlarca lira haksız kazanç elde eden bir şirkete kesilen birkaç yüz bin liralık ceza, onlar için caydırıcı bir ceza değil, sadece bir “işletme gideridir.”
Yasa koyucu ve denetleyici irade, sıradan vatandaşı korumakta hep geç kalıyor, hep yavaş davranıyor. Şirketlerin lobileri, avukat orduları bürokrasi koridorlarında fink atarken; hakkı gasp edilen vatandaş Tüketici Mahkemesi kapısında dilekçe sırası bekliyor. Devlet, adalet mekanizmasını hızlandırmadığı ve bu şirketlerin canını yakacak yapısal cezalar vermediği sürece, bu faşizm artarak devam edecektir.
Vatandaşı korumayan bir sistem, güçlüye hizmet eder. Büyük şirketlerin bu fütursuz, ahlaksız ve insanı yok sayan tavrı karşısında sıradan insanın tek bir silahı kalmıştır: Örgütlü tüketici bilinci ve sesini kısmamak.
Unutmayın; onlar devasa olabilirler ama biz yoksak, o milyar dolarlık bilançoları sadece birer kağıt parçasıdır. Sistem asli görevini hatırlayıp vatandaşı koruma kalkanının altına alana kadar, her haksızlığı ifşa etmek, her kuruşun hesabını sormak boynumuzun borcudur. Aksi takdirde, bu çark hepimizi teker teker öğütmeye devam edecek.