Hollywood’un “karton kahramanları” dünya genç sinema seyircisini esir aldıktan sonra sinema sanatına olan saygının ciddi biçimde darbe aldığını düşünen klasik sinemaseverlerdenim. Çok uzun zamandır, Örümcek Adam (Marvel) ile Batman (DC Comics) arasında pinpon topuna çevrildiğimizi düşünüyorum. Biz sinema seyircilerini içi boş plastik birer topa dönüştürüp pinpon masasında oyun çeviren bu iki tip için fark ettiyseniz, “karton kahraman” dedim. Çizgi romandan uyarlanmış bu tipleri sadece çizgi roman karakterlerini ifade etmek için değil içi boş, yapay, şişirilmiş, dayanıksız ve sahte kahramanlık imgeleriyle bezeli oldukları için kullandım. Tıpkı Amerika’nın görünürdeki söyleminin demokrasi, ilerleme, insan hakları ve gelişme olup aslında bütün bu kavramların kendi faydasına olmaması halinde kavramlar yerine kıyıcı silahlarla konuşmaya başlaması gibi, her bir “karton kahramanın” zaman içinde birer “soft power” bir silaha dönüştüğünü düşünüp yazmışlığım vardır.
Adını ilk defa duyduğum Destin Daniel Cretton’un yönettiği “Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün (Spider-Man: Brand New Day, 2026)” açıkça söylemem gerekirse, bütün yerleşmiş fikirlerime rağmen benden dahi olumlu birkaç puan aldı. Aslında bütün Marvel safsataları gibi örümcek serisinin cacığa dönmüş öykülerinden sağlam bir hikâye çıkaran senaristle Chris McKenna ve Erik Sommers’a buradan el sallıyorum: Yapılan tüm Örümcek Adam filmlerinin hikâyesini aynı kaba koyduğunuzda toplamı itibariyle, hıyar, Yunan yoğurdu, kedi nanesi, Çin tuzu ve musluk suyundan yapılmış bir Amerikan cacığına dönüşmüş o bulamaçtan eli yüzü düzgün bir öykü çıkarttıkları için. Örümcek Adam’ın senaryosunu özellikle değişim ve dönüşüm, çaresiz insanlara yardım etme, kimsesizlik, karşılıksız ya da kırık bir aşk acısı bağlamlarında değerlendirdiğimde pek çok ödünçlemeler aldığını söylemeliyim. Burada benzerlikleri yazdığımda filmi seyretmemiş izleyicilere “sürpriz bozanlık” etmiş olacağımdan susuyorum.
- Yüzyılın son çeyreğinden günümüze Spider-Man filmlerinin benzeşen ve çelişen yönlerini araştırdım: Tüm hikâyelerdeki değişmeyen izlek şuymuş. “Sıradan genç> Olağanüstü güç> Gücün bedeli> Sevgi ve kaybediş> Sorumluluk> Kahramanlık> Fedakârlık.” Bugüne kadarki her bir filmde Peter’in değişmeyen sorusu da şöyleymiş: “Ben normal bir hayat mı yaşayacağım, yoksa başkalarını kurtarmak için kendi mutluluğumdan vaz mı geçeceğim?” Bu yol haritasına göre, önceki yönetmenlerden Tobey Maguire’in Örümcek Adam’ı “Kahraman olmak zorundayım!”, Andrew Garfield’ınki “Kahraman olmak sevdiğimi kaybetmeme neden oldu.” ve Tom Holland’ınki ise “Kahraman olmak için sevdiğim herkesi kaybetmeyi göze almalıyım.” ana fikri etrafında örülü öykülermiş! Anlaşıldığı kadarı ile yönetmen Destin Daniel Cretton’ın Örümcek Adam’ı, sert ve sersemleten çelişkilerden kurtulmaya çalışıyor. Örümcek ile Peter arasında sürekli Peter aleyhine bozulan dengenin yeniden kurulup kurulamayacağı etrafında şekillenen bu hikâye evet her iki senaristin çabasıyla fazla rahatsızlık hissetmeden izlenebilecek hale gelmiş ki, Peter artık “Peter kalmak” için Örümceği sınırlayacak bir teknoloji bile geliştiriyor.
Buraya kadar çok beşerî bir izlekte yürüdük ama filmin hikayesinde bize, bilimi ile mucizeyi birbirine tokuşturarak anlatılan başka bir konu var (konu içinde konu!). Açıkça değil örtülü biçimde hissettirilen o hikâye ise Peter tarafından değil, Jean Grey (Sadie Sink) adlı bir “tele pat” üzerinden aktarılıyor. Peter, örümcek genlerinin tüm benliğini ele geçirerek gittikçe güçlenmesini durdurmaya çalışırken Jean Grey, doğuştan var olan özelliği ile bambaşka bir etki alanı yaratabiliyor. Filmin ilginç bir biçimde çelişkili yanını oluşturan ve final aksiyonunu doruğa çıkartan Jean Grey ve telepati yeteneğinin neden bu kadar abartılarak kullanıldığını ise anlayabilmiş değilim. Muhtemelen hıyar, Yunan yoğurdu, kedi nanesi, Çin tuzu ve musluk suyundan yapılmış bu Amerikan cacığına yeni bir çeşni katmak için yapmış olmalılar.
Örümcek Adam Peter Parker’ın tüm acınası iç mücadelesine rağmen New York halkının telef edilmek istenmesine ramak kalmışken kendini yırtarcasına karşı koyup şehri selamete eriştirmesine sevinemeden aklıma nedense Filistin’deki kasabalar, köyler, yerleşim yerlerinde birer birer öldürülen Filistinliler geliverdi. Çin’in Doğu Türkistan’da Uygurları buharlaştırmak için organize ettiği şeytani asimilasyon uygulamaları göğsüme sancı gibi saplandı. Yani demem o ki, artık ne sinemadan ne tiyatrodan ne de başka bir sanat etkinliğinden sağaltıcı bir düşünce içselleştiremiyoruz! Sinema sanatı adeta “korkunç geçek ile Hollywood arasında pinpon maçı” cümlesiyle tanımlanabilecek kadar absürt bir sanata dönüştürüldü! Dünya yanarken sırtınızı yangına çevirip perdede Çıfıt çarşısı temsilleri seyrettiğiniz bir sanata!






